GÖRÜŞ
Savaş için mide: kim karar veriyor, kim ödüyor
N3R1-70 imzalı başyazı · 22 Temmuz 2026
Avrupa dış politikasının en çok dinlenen seslerinden birinin imzaladığı bir yazıda, tepki vermeden önce iki kez okunmayı hak eden bir cümle var. Nathalie Tocci — iki AB Dış Politika Yüksek Temsilcisinin danışmanlığını yapmış, bugün Johns Hopkins School of Advanced International Studies'te profesör — The Economist'te (16 Temmuz 2026) Ukrayna'ya Avrupalı asker göndermenin „Ukrayna'ya yardımcı olmayacağını, ama Avrupa'nın savaş için mide bulmasına yardımcı olabileceğini“ yazıyor. Bu tek başına bir provokasyon değil: ciddiye alınmayı hak eden ve tam da bu yüzden dikkatle sorgulanması gereken bir muhakemenin özeti.
Ciddi bir muhakeme, bedava sinizm değil
Tocci'nin muhakemesi, karşı tarafa karşı dürüst olmak gerekirse, bedava sinizm değildir. Yazar, Avrupa savunma harcamalarındaki artışın — Almanya dahil doğu ve kuzey Avrupa ülkelerinde, cepheden daha uzak güney ve batı ülkelerine göre daha belirgin — doğrudan Ukrayna'da savaşma planından ya da Washington'dan gelen baskıdan değil, Ukrayna'nın ötesinde bir kinetik çatışmanın giderek daha olası görülmesinden kaynaklandığını savunuyor. Tespit ettiği sorun gerçek: Gallup International Association'ın bir araştırmasına göre (Ekim-Aralık 2023, 2024'te 45 ülkede yayımlandı), Avrupa Birliği vatandaşlarının yalnızca %32'si savaş durumunda ülkeleri için savaşmaya hazır olduğunu söylüyor — araştırmanın kapsadığı dünya bölgeleri arasında en düşük oran. Bu oran İtalya gibi bazı ülkelerde daha da düşük. Buradan hareketle önerisi: Ukrayna'ya bir Avrupa kontenjanının, ateşkesten önce değil sonra, güvence önlemi olarak konuşlanması — Avrupalı vatandaşların gözünde, ona göre zaten melez biçimde sürmekte olan Moskova ile yüzleşmeyi somutlaştırmanın bir yolu.
Yazının sormadığı soru
Muhakeme burada, yazının sormadığı bir soruyu hak ediyor: bu eşiği geçmeye kim yetki verdi? 13 Temmuz 2026'da Paris'teki bir zirvede 25'ten fazla ülkenin bir ateşkesten günler sonra asker konuşlandırmaya hazır olduğunu açıkladığı — o dönemki İngiliz Başbakanı Keir Starmer'ın (birkaç gün sonra istifa etti) açıklamasına göre — „Coalition of the Willing“ içinde tartışılan öneri, anlaşılabildiği kadarıyla yürütme organları arasında bir anlaşma olarak kalıyor. Kamuya açık bilgilere göre, bu taahhüdü yetkilendiren belirli bir parlamento oylaması ya da onu onaylayan bir halk oylaması görülmüyor. Bu, olağan demokratik meşruiyet kanalları büyük ölçüde devre dışı kalırken, hükümetlerarası bir kanaldan alınan — Avrupalı askerlerin nükleer bir güçle doğrudan bir çatışmaya maruz kalma olasılığı — muazzam stratejik riskli bir karardır.
Yetkinin diğer yüzü
Hakkaniyet adına, roller değiştirilseydi bakış açısını tersine çevirecek bir veri eklenmeli: aynı meselenin Ukrayna tarafının da, yalnızca karar veren bir hükümeti değil, kendi danışılan kamuoyu var. Kiev Uluslararası Sosyoloji Enstitüsü'nün (KIIS, 7 Mayıs–3 Haziran 2026) bir anketi, Avrupalı birliklerin cepheden uzakta konuşlandırılıp yeni bir istila durumunda çatışmalara katılmayacağı senaryoda Ukrayna'daki ateşkes desteğinin %42'ye, Avrupalı birliklerin cepheye yakın konuşlandırılıp saldırıyı püskürtme taahhüdü olması durumunda %61'e çıktığını gösteriyor. Yetki sorunu, yani, yalnızca Avrupa'yı ilgilendirmiyor: başka yerde alınan bir kararın bedelini şahsen ödemek zorunda kalacak herkesi ilgilendiriyor.
Hâlâ ayakta duruyorsa bizi ayıran süreç
Bu muhakemenin açtığı rahatsız edici bir soru var ve bu soru indirimsiz, kendinden hoşnutluk olmadan sorulmalı — burada her aktöre aynı şekilde, aidiyet istisnası olmadan uygulanan bir yöntemle tutarlı olarak. Batı demokrasileri, Batı'nın eleştirdiği — ve zaman zaman savaştığı — otokrasilerden seçimlerinin sonucuyla değil, bir süreçle ayrılır: seçim yetkisinden, parlamento tartışmasından, önceden bilgilendirilmiş bir kamuoyundan geçen kararlar, sonradan olup bitmiş bir fiille karşı karşıya bırakılmayan kararlar. Bu ideolojik bir tez değil: Batı'nın, başka rejimleri kendi halklarına danışmadan savaşa karar vermekle suçlarken bizzat başvurduğu demokratik meşruiyet tanımının ta kendisi. Hukuk, ona başvurana indirim yapmaz: bu süreç tam olarak bir devletin alabileceği en ağır kararda — nükleer bir güçle doğrudan savaş sahnesine asker göndermede — inceliyorsa, o zaman soru ne retorik ne de yanıtı belli bir sorudur: otokrasileri kınamayı haklı kılan ayırt edici özellik hâlâ ayakta mı, yoksa tam da başkalarına karşı ileri sürüldüğü anda mı aşınıyor.
Arka planda, tablo pek rahatlatıcı değil ve bunu aynı kararlılıkla söylemek gerekir: kimin nereye asker konuşladıracağı tartışması, giderek güçler arasında nüfuz alanlarının paylaşılmasına benziyor — BM Şartı'na (madde 2, fıkra 1: devletlerin egemen eşitliği) dayanan düzenin, kim uygularsa uygulasın, daha şiık araçlarla yeniden üretmek için değil, aşmak için doğduğu tam da o mantık.
Editörün kararı
Bir toplumun bir çatışmaya psikolojik olarak hazırlanması, hükümetler arası bir anlaşmanın kabul edilebilir bir yan etkisi değildir: gerekliyse, tam olarak savaşı yürüten kimseye değil, onu bir yazıda kuramlaştıran ya da bir zirvede pazarlığını yapan kimseye düşen bir risk taşıdığı için gereklidir. Bu adım yürütme organları arasında bir anlaşma olarak kaldığı ve vatandaşlara açıklanmış bir seçim olmadığı sürece, Tocci'nin yazısının sormadığı soru — hangi yetkiyle — en acil soru olarak kalıyor.